Ramazan mı, şeker mi?

Ramazan mı, şeker mi?
Altan Öymen

Toplumumuzdaki ‘cepheleşme’ örnekleri her alanda kendini gösteriyor. Şehirleşme, eğitim edebiyat ve müzik alanlarında olduğu gibi, yaşadığımız bayramın adında da tartışma sürüyor

Bu bayramımızın adı ne? Şeker Bayramı mı, Ramazan Bayramı mı?.. Bayramın ilk gününde bu konu yeniden gündeme geldi.
Radikal’de Genel Yayın Müdürümüz İsmet Berkan daha önce de yaptığı bir yorumu tekrarladı. Dedi ki:
“Bugün bayram. Benim öğrendiğim ismiyle ‘Şeker Bayramı’. Ama bugün pek çok kişinin bu bayrama farklı bir isim vereceğini göreceksiniz. Onlar bayramı ‘Ramazan Bayramı’ olarak adlandıracaklar. Bayrama bu ismi verenler, kendilerinin diğerlerinden daha dindar olduğunu düşünenler esasen. Sadece daha dindar olduklarını düşünmüyorlar, bana öyle geliyor ki, kullanmayı tercih ettikleri bu isimle, bayramı ‘Şeker Bayramı’ diye adlandıranların dinden uzak kişiler olduğunu da imâ ediyorlar bence. (Yoksa çok mu alınganlık ediyorum?)”
Bayramın ilk gecesi NTV’deki ‘Emre Kongar Mehmet Barlas Tartışması’nın ilk konusu da buydu. İki konuşmacı da aynı yaştaydı. 1942 doğumluydular. Şu noktada anlaştılar. Çocukluk zamanlarının Türkiye’sinde bu bayramı hep ‘Şeker Bayramı’ olarak yaşamışlardı. ‘Ramazan Bayramı’ adı daha sonra devreye girmişti. Ama şunda anlaşamadılar: Emre Kongar, bunu, Demokrat Parti’nin iktidara gelişinden sonraki “dinselliği ön plana çıkarma’ politikasının sonuçlarından biri olarak görüyordu.
Mehmet Barlas başka bir yorum yaptı. Dedi ki: “Belki de bu, sadece şehirlerde böyleydi, köylerde buna Ramazan Bayramı deniliyordu da, biz onu Şeker Bayramı diye öğreniyorduk…”
* * *
Dünkü Hürriyet’te Ahmet Hakan’ın yazısı da bu konudaydı. Onun tezi de, Barlas’ınkine yakındı. Şeker Bayramı’nın ‘şehir’lere, Ramazan Bayramı’nın köylere ait bir deyim olduğunu yazıyordu. Ama buna bir şey ekliyordu:
“Çocukluğumda ‘Şeker Bayramı’ ile ‘Ramazan Bayramı’ hiç kavga etmezdi. Kardeş kardeş yaşardı. Köylüler eski bir alışkanlığı sürdürürcesine ‘Ramazan Bayramı’ derler, şehirliler ise ‘Şeker Bayramı’ diyerek şehirli olmanın farkını ortaya koyarlardı. Ne ‘ramazan’ diyenler bunun altını çizer, ne de ‘şeker’ diyenler ekstra bir vurguya ihtiyaç duyarlardı.”
Hakan, Kongar ve Barlas’tan daha genç yaşta. 1964 doğumlu. Demek ki, onun izlenimlerine göre, iki deyim arasındaki ‘barışıklık’ -çocukluğuna rastlayan- 1970’li yılların başlarında devam ediyormuş. ‘Değişme’ ondan sonra başlamış. ‘Şehirleşme’nin artmasını fırsat bilen siyasetçilerin harekete geçmesiyle… Bunu şöyle özetliyor:
“Potansiyeli fark eden bir mühendis, yanına bir grup modern İslamcıyı da alarak, varoş ahalisini kafakola almak için hareket başlattı.
Parola ‘cihat’, işareti ise yeniden ‘fetih’ti.
Ve harekât sonuç verdi.
Artık ‘Ramazan Bayramı’ denilerek meydan okunuyordu.
Buna mukabil ‘Şeker Bayramı’ denilerek de ‘sonuna kadar direneceğiz’ mesajı veriliyordu.”
* * *
Evet, bunlar bu işin nasıl bu hale geldiğini hatırlatan anlatımlar… Ben de, o geçmiş dönemleri, doğum tarihim gereği (1932) daha ayrıntılı olarak biliyorum.
Dini konuları ve deyimleri siyasetin içine sokma gayretinin başlangıcı, Kongar’ın da belirttiği gibi hayli eskidir. Ama o çabalar, 1970’li yıllarda çok daha yoğunlaşmıştır. Hakan’ın değindiği gibi, sistematikleşmiştir. Toplumumuzdaki -bayramın ilk gününde değindiğimiz- ‘cepheleşme’ eğilimlerinin alanını daha da genişletmiştir.
‘Cepheleşme’ denilince, başkaları da var ama, galiba, bu ‘Ramazan Bayramı-Şeker Bayramı’ ayrımında kendini gösteren iki cephe, bugünkü ‘esas cephe’ler sayılabilir. Adları nasıl konulabilir?.. Birine ‘İslamcı’ ötekine ‘lâik’ demek de mümkün ama, ikisinin yandaşları arasında kendilerine değişik adlar koyanlar var… Birinciler arasında kendilerine ‘muhafazakâr’ diyenler çok. İkinciler arasında da ‘çağdaş’ sözü daha fazla benimseniyor. Ama başka sıfatlar kullananlar da görülüyor. Biz bu yazıyı gene bir adlandırma yapmadan sürdürelim.
Bu cepheleşme alanına birbirinin ‘karşıtı’ymış gibi anlamlar verilerek sokulan unsurlar, giyim kuşamdan başlayarak, zaten eksik değildi. Şehircilik, tarih, edebiyat, müzik, reklâm… Hangisi aklınıza gelirse, hepsindeki örnekler birbirini izliyordu.
Şehircilikte, ‘cami’ yapmak, ‘okul’ yapmakla sanki yarış ettiriliyordu. O yarışta şehrin, kasabanın, köyün, mahallenin ihtiyacını aşarak yapılan camilerin sayısı, zaten hep önde gidiyordu. Ama camiler, her zaman ihtiyaca göre değil, birçok halde de dinin egemenliğini temsil etsinler diye yapılıyordu. O gerekçeyledir ki, İstanbul’da Taksim Meydanı’ndaki tek yeşil alanın cami alanı haline getirilmesi için birkaç defa harekete geçildi. 1990’lı yılların
ikinci yarısındaki bir hükümet adamımız da bunun ‘İstanbul’un yeniden fethi hareketi’ olduğunu açıkladı. (İstanbul’da şu sırada Göztepe Meydan’ında yapılmak istenen cami için yapılan açıklamalar öyle değil ama, onlar da açıklamayı yapanların niyeti açısından inandırıcı değil).
Edebiyatta babamın gençliğinden kalan bir ‘Mehmet Akif-Tevfik Fikret’ karşıtlığı vardır. Mehmet Akif ‘İslamcı’lığın Tevfik Fikret ‘enternasyonalizm’in temsilcisi sayılmıştır. Gerçi ikisi de şairdi. Duygu adamıydılar. Ve her şair gibi ikisinin de kendilerine yakıştırılan çizgilerin dışına taşmış şiirleri vardır. Ama hayattayken, onları görmezden gelerek, birbirlerini kıyasıya suçlamışlardı. Öldükten sonra da iki karşıt cephenin ‘edebiyatı’nın temsilcileri haline getirilmişlerdir.
Benim gençliğimin edebiyatında Nâzım Hikmet’e ‘karşıt’ çıkarma arayışları arasında, ‘muhafazakârlığın temsilcisi’ olarak önce Yahya Kemal benimsendi… Sonra ‘muhafazakârlık’ Yahya Kemal’in sınırlarını aşıp daha ‘İslamcı’laşınca, Yahya Kemal’in yerini eski ‘Kaldırımlar’ şairi -sonraki ‘Büyük Doğu’cu- Necip Fazıl aldı.
O cephemizdeki durum halen öyledir.
Tarihe bakış açısına hiç girmeyelim. Cumhuriyet’in ilanı ile İstanbul’un fethini birbirinin rakibi haline getirmekten başlayan bir ‘Cumhuriyet-Osmanlı’ yarışı, kutlama törenlerinden cadde isimlerine kadar birçok yerde kendini gösteriyor.
‘Ramazan’ ve ‘şeker’deki gibi ‘kelimeler arasındaki çekişme’nin ise örnekleri, daha pek çok. Konuyu ele alan arkadaşlarımın da vurguladığı gibi ‘Bayramımız kutlu olsun’ mu denilecek ‘Bayramınız mübarek olsun’ mu?.. Veya ‘Bayramınızı kutlarım’ mı, ‘…tebrik ederim’ mi?
Bu çekişmede de galiba, muhafazakârlık sembolü olarak, kullanılacak sözcüğün ‘dini’ olup olmamasından çok, eski olmasına bakılıyor. Osmanlıca’dan, yani Arapça veya Farsça’dan gelmesine…
Kürsü konuşmalarında da örneği görülüyor. ‘Sayın’ yerine ‘muhterem’, ‘sunarım’ yerine ‘arz ederim’, ‘dilerim’ yerine ‘temenni ederim’ dediniz mi, daha ‘muhafazakâr’, dolayısıyla daha ‘dindar’ davranmış gibi oluyorsunuz.
* * *
Tabii, bu yarışmaları ve çekişmeleri izlerken insanın aklına şu sorular geliyor: Acaba bunlara gösterilen dikkat ve çaba, biraz başka alanlara yönelse… Meselâ, adı ‘Ramazan’ da olsa, ‘Şeker’ de olsa, (veya ikisi birden de kullanılsa) bu bayramdaki çocuk eğlenceleri üzerinde biraz dikkatle durulsa… Bunların, çocukları, patlayıcı madde patlatmak gibi, tabanca, tüfek, makineli tüfek kullanmak gibi (televizyonlarda izlediğimiz) alışkanlıklara özendirmesinin önlenmesine çalışılsa…
Şehirciliğe de, eğitime de daha akılcı yaklaşımlar gösterilse… Tarihe bakış daha objektif, edebiyata bakış tüm değerleri kucaklayıcı hale getirilse… Dil üzerindeki kelime çekişmeleri yerine, dilin daha doğru ve daha iyi kullanılmasına özen gösterilse…
Daha iyi olmaz mı?..

Altan Öymen

doganizm

doganizm:

delibilge:

Doğu Türkistan. Bu katliam 1949 yılından beri Çinliler tarafından devam ediyor. Kaç kişi haberdar? Kaç insan Mısır, Suriye kadar umursuyor bu insanları? Ne yani, Arap mı olmaları gerekti? Bu insanlar da Müslüman ve bu insanlar bizim atalarımız. Nedir bu suskunluğunuz? Hadi Tayyip umursamıyor, medya da öyle. Peki ya siz? Siz neden umursamıyorsunuz bu insanları? Bende siz kadar seviyorum kitabı kahveyi benimde hayranlıkla fotoğraflarına baktığım ülkeler var, hayranı olduğum ünlüler, sahip olmak istediğim bir çok şey var. Fakat bütün gün bunların hayali içinde, blogunu birbirinin tıpkı binlerce içerikle dolduran siz, neden Doğu Türkistan için susuyorsunuz? Bu insanlar savaştı vakti zamanında, bu insanlar kan döktü bizim için. Atatürk sizin ecdadınızı unuttuğunuzu görse ne denli üzülürdü bilmiyor musunuz? Bütün ümidi biz gençlikte değil mi? Ülkesinden nefret eden, ülkesinden kaçmak derdinde olan, ecdadını unutan, yalnızca Atatürkçüyüm demekle kalan gençleri görse ne denli yıkılırdı. Son zamanlarda daha bir ağırlığı çöküyor içime çocukların gözyaşlarının, daha bir yakıyor canımı ve bu tepkisizliği görmek daha çok bitiriyor beni. Lütfen arkadaşlar, lütfen.

s:Doğu Türkistan için hiç milli yas ilan edildi mi? c:Hayır.